Lozan Antlaşması’na “Zafer” Diyenler, 7 Ocak 1920 Tarihli Times’ı Üç Kez Okumalıdır.
7 Kanun-u Sâni (Ocak 1920) tarihli Taymis’in (Times) başmakalesinden (*)
“Birkaç güne kadar Paris’te tekrar içtima edecek olan Düvel-i Müttefike murahhasları, Türkiye İmparatorluğu’nun âtisi (geleceği) hakkında esaslı ve kat’i mukarrerat ittihazının (kararlar alınması) mecburiyeti ile karşılaşacaklardır.
Bu mukarrerat, zaten pek gecikmiştir. Türkiye’ye aid şerait-i sulhiyye, birçok aylar evvel kararlaştırılmalıydı. Pek çok süren şekk (şüphe) ve tereddüd hâli, şark-ı karib (Yakındoğu) ve merkezî şark memâliki (ülkeleri) üzerinde tesirât-ı muzırra (zararlı tesirler) hâsıl etmiş(tir) ve Türkiye Meselesi, serian halledilmeliydi.
Hiçbir zaman alevlenmeyecek olan hissiyat ve ihtirasatı (hırsları) galeyana getirmiştir. Şüphesiz ki Türkiye İmparatorluğu, pek ziyade küçülecektir. Bu, başta Türkiye olmak üzere herkesin daha şimdiden anladığı bir hakikattir. Hiçbir Türk Hükümet adamı -eğer Türkiye’de bir hükümet adamı kalmışsa-, hakimiyet-i Osmaniye’nin Suriye, Filistin, Irak, El-cezire (ırak-suriye arası bölge olmalı), Arabistan ve şimdiye kadar Türkiye Ermenileri diye tanınmış olan arazi üzerinde iadeten tesisini (geri verilerek kurulmasını) ümit ve intizar etmiyor (beklemiyor). Bu kıtaatta sâkin akvâm-ı mahkume (mahkum kavimler) -Ermeniler müstesna olmak üzere- Düveli Müttefike’nin muaveneti ile Türk boyunduğunu üzerlerinden attılar.
Bu akvam bir daha Türk rabkası (boyun ipi) altına konulamaz. İslamlar arasında îtidal ve akıl ve mantık ile düşünenler, Anadolu ve Kürdistan yaylasının cenubunda kâin kıtaat (güneyinde bulunan yerler) üzerindeki hakimiyet-i Osmaniye’nin ebediyet için nihayet bulduğunu anlıyorlar.
Lakin gerek Âlem-i İslam’da, gerek Garbî Avrupa’da henüz layıkı ile anlaşılmamış bir hakikat varsa, o da Osmanlı İmparatorluğu diye yâd olunan devletin, tarih nokta-i nazarından bil-nisbe (nisbeten) ……… (kelime silik) doğmuş ve büyümüş bir devlet olduğudur.
Pek çok kişinin zannettiği gibi Osmanlı Türkleri, Anadolu içinden garba doğru tedricen ilerlemişlerdir. Onlar evvela Garbi Anadolu’da mühim bir mevki tutmaya başladılar ve buradan da Şark’a doğru tedricen Ermenistan’a kadar yayılıp uzandılar. Osmanlı Türkleri, Konstantiniye’nin (istanbul’un) fethi ile son Bizans İmparatoru’nun tahtından ıskatından daha pek çok zaman evvel Avrupa’ya ayak basarak, Balkan şıbh-ı ceziresinin (yarımadasının) kısm-ı âzamına yerleştiler.
Türkler henüz Irak kıt’asını feth ve Basra beldesini zabt etmedikleri bir tarihte, bir İngiliz Ordusu Basra Körfezi havalisinde zafere ibsal olunmuş (ulaşmış) idi (not: dönüştürmede anlam düşüklüğü olabilir) . Yemen’de Türkiye Hakimiyeti’ni tesis için ancak 1870 senesine doğru ilk teşebbüsler icra olundu. Bu teşebbüsler hiçbir zaman tamamiyle müntec-i muvaffakiyet (başarılı) olmadı. Basra Körfezi’nin sevâhil-i garbisinde (batı sahillerinde) Türkler daha muahhar (sonraki) bir tarihte görünmeye başladılar.
Onların bu son havalideki bütün hüküm ve nüfuzları, zayıf kuvvetler tarafından işgal olunan bazı tek tük karakollara münhasır idi. Türk İmparatorluğu binasının Asya’da vâki (bulunan) kısmı pek de o kadar uzak bir mazide vücuda getirilmemiştir. Bu bina o kadar çürük yapılmıştı ki, büyük bir harbin sademesi (çarpışı) altında çarçabuk parçalanıp yıkıldı.
Öyle zannediyoruz ki Düvel-i Müttefike, Alman İktidarı’na itaat için Türklerin kılınçlarını kınından çekerek mukadderatlarını tehattüm ettikleri (birleştirdikleri?) 1914 senesinde mevcut Türkiye İmparatorluğu’nu tamamiyle taksim etmek niyetinde değillerdi.
Harp başladığı zaman Zat-ı Şahane, Avrupa’daki temlikanının (mülklerinin / topraklarının) ancak pek cüz’i bir kısmına malik bulunuyordu. Kilikya’nın kapıları mesabesinde (ölçüsünde) olan Toros Dağları’ndan, Van Gölü’ne kadar uzanan bir hattın cenubunda kain (güneyinde bulunan) hemen bütün vilâyetler, Mondros Mütarekenamesi’nin imzalandığı gün, Türkiye’den ayrılıp koparıldı.
Yeni Paris Konferansı, Avrupa’daki Türk arazisinin son aksamı ile Anadolu’nun, şimâli (kuzey) Kürdistan’ın ve Ermenistan’ın istikbalini tayin vazifesi ile mükelleftir. Bu meselenin Avrıpa’ya ait kısmı, zirdeki (aşağıdaki) iki sual ile hülasa olunabilir :
(1) İstanbul ne yapılacak ? Türk Hükümeti Anadolu’ya sevk ve nakil olunacak mı ?
(2) Yoksa İstanbul üzerindeki Türk Hakimiyeti ibka edilecek (yerinde bırakılacak) mi ?
Makam-ı Saltanat’ın Anadolu’ya nakline rağmen, Zat-ı Şahane’nin Halife sıfatı ile Dersaadet’te kalıp, hüküm ve nüfuz-u dinîsini kema-fis-sâbık (eskisi gibi) bu merkezden yürütmesine müsaade gösterilmesi fikir ve teklifini asla kâbil-i tatbik görmediğimiz için, bunu derhal reddediyoruz.
Bu gibi herhangi mütevessit (ara yol) bir çare-i hal, ciddi bir tedkik ve tahlile tahammül edemez. Türkler, bir kavm-i hâkim sıfatı ile ya Avrupa’da kalmalı veya buradan çekilmelidirler. Kanaat ve içtihadları hürmet ile nazar-ı itibare layık olan birçok kimseler, İstanbul’u Türklerin elinde bırakmak lâzım geldiği mütalaasındadırlar.
Bu gibi zevatın bu fikir ve içtihadı ya hissiyat üzerine müstenid veya en seri ve sehil (kolay) bir çare-i hal bulmak arzusundan mülhemdir. Altmış milyon Hint (devamı 2.sy’da) Müslümanlarının rüesası (reisleri) ki, bunların izahat ve şikayâtını (şikayetlerini) asla şâyân-ı istihfaf görmüyoruz (küçümsemiyoruz). Zat-ı Şahane’nin Dersaadet’te kalmasını şiddetle talep ve iltizam ediyorlar.
Hint Müslümanları’nın hayatının esasını teşkil eden karâbet-i dinîye ve maneviye (dinî ve mânevî yakınlık) duygusunu tamamiyle derk (anlıyor) ve takdir ediyoruz. Lâkin şurasını söylemek lazımdır ki, Hint Müslümanlarınca Makam-ı Saltanat-ı Osmaniye’ye karşı gösterilen alâka-i şedide (yoğun ilgi) henüz pek yeni bir şeydir. Hint Müslümanları arasında böyle bir merak ve alakanın mevcudiyetine delalet (işaret) eden âsâra (eserlere) bundan otuz sene evvel pek güç tesadüf olunabilirdi (1880-90 kastediliyor).
Bu merak ve alaka, siyasi bir şekil ve rengi hâizdir. Bu ise şayan-ı muaheze (eleştirilecek) bir şeydir. Osmanlı Padişahı’nın hüküm ve nüfuz-u cismânisinin (dünyevi) hudutları Hint Müslümanları’nı doğrudan doğruya alakadar eden bir mesele değildir. Böyle bir alaka, olsa olsa hissî olabilir. Zat-ı Şahane’nin hukuk ve nüfuz-u dînî ve mânevisi ise, Makam-ı Saltanat’ın Dersaadet’te kalması ile kâim (bağlı) değildir.
Bu hüküm ve nüfuz aynen bâki kalacaktır. Şurasını ilave edelim ki, Paris Konferansı’nın Türkiye hakkındaki mukarreratı (kararları) ne şekil ve merkezde olursa olsun, Hint Müslümanları’nın emniyet-i dînîyesi bu mukarrerat yüzünden zerre kadar haleldar olmayacaktır.
İstanbul üzerindeki Türk Hakimiyeti’nin ibkasını (korunmasını) muvafık-ı maslahat (duruma uygun) bulan Gayrı Müslimler, başka delail (deliller) ve muhakemat (görüşler) yürütüyorlar. Onlar Haliç sahilinde kalacak bir Türk Hükümeti’nin, Garp Asyası’nın müstakbel sulh ve salâhı için bir zıman (kefâlet) olacağını iddia ediyorlar ve diyorlar ki :
“Türkler Anadolu’ya tard ve nefy olunur (gönderilir) ise, hâriçte bazı müfrit an’asır ile serian tesis ve tevsi-i münasebet (ilişki geliştirme) edeceklerdir. Bu takdirde ihtimal ki yakında, merkezi Asya’ya kadar uzanan büyük bir hükümât-ı müttehide manzumesi’nin (birleşik hükümetler) teşekkülüne şâhid olacağız. Bu manzume ise Suriye ve Irak ve hele İran için bir tehlike teşkil edecektir. Tabiidir ki Afganistan dahi bu manzumenin daire-i hüküm ve nüfuzuna dahil olacaktır. Türkleri Avrupa’da tard edilecek (kovacak) bir sulh, Şark-ı Merkezî’de bitmez tükenmez ihtilâfatı tevlid edecektir (anlaşmazlıklar doğuracaktır) “.
Bu mütalaat ve muhâkematın (değerlendirmelerin) kuvvetini teslim etmeye hazır ve razıyız. Lâkin bunlara verilecek en doğru cevap şudur ki Avrupa, Türkiye meselesini sırf bir “idare-i maslahat” esası üzerinden hal(letmek) için mazide sarf olunan bütün teşebbüslerin netâyic-i meş’umesini (uğursuz sonuçlarını) kendi zararına olarak tecrübe eylemiştir.
Türkler’in Dersaadet’te mevcudiyeti, üç asırlık bir müddet zarfında ekser Avrupa harplerinin asıl sebebi ve menbaını teşkil eylemiştir. Daha eski zamanlara irca-i nazar edersek (bakarsak), hemen bütün Avrupa ihtilâfatının (anlaşmazlıklarının) esasında Türkiye’yi buluruz. Son harbin başlıca sebeplerinden biri yine Türkiye’dir.
Almanya en büyük darbelerini Garp’ta indirmişse bunu, Dersaadet üzerinden tâ Basra Körfezi’ne kadar uzanan büyük bir Alman Konfederasyonu vücuda getirmek emel-i harisânesi ile yapmıştır. Türkler Anadolu yaylasına avdet etmedikçe, Avrupa payidar (kalıcı) ve devamlı bir sulhe asla kavuşamayacaktır. Dersaadet Osmanlı Hakimiyeti altında kaldıkça, daima bir sebeb-i ihtilaf ve münazaa (nizâ) teşkil edecektir.
Türkler’in Anadolu’ya sevk ve nakli, onların bazı an’asır-ı müfritenin kucağına atacağı iddiasına karşı şunu deriz ki, Türkler’de bu gibi temayülat mevcutsa, hükümet-i merkeziyenin Dersaadet’te kalması veya kalmaması bu temayülat üzerine hiçbir tesir hâsıl etmeyecektir.
Şu zamanda ittihaz olunacak (alınacak) herhangi bir karar-ı bil-zaruriye (zorunlu karar), bir takım mehalik ile müteradiftir (tehlikeye bağlıdır). Şark’ta sair devletlerden ziyade alâkadar olan İngiltere, bu mehalikin (tehlikenin) büyük bir kısmına göğüs germeye hazırdır. İngiltere, Türkiye meselesini âtide (gelecekte) pek çok mehaliki tevlid edecek (tehlike doğuracak) bir şekil ve halde bırakmaktan ise, yakın bir istikbale ait muhâtaratı (tehlikeleri) göze aldırmayı tercih ediyor.”
**
Yukarıda İngiliz gazeteciye ait yazı : Wilson prensiplerinin 12. maddesi ile birleştirilince ortaya çıkan tabloda görülen ; Lozan’da önümüze imzalamamız için konulan antlaşmanın, 1900’lerin başında Batı siyasetine yön verenlerce hazırlandığıdır. Özetle : 1453’ün (Hilalin galibiyetinin) intikamı, 1924’te Lozan’da alınmış, (Bir daha tehlike olmamaları için) Müslüman Türkler, “Laiklik” maskesi ile, “Türkleştirilmiştir.”
Ve bizim yaklaşık 100 yıllık sansürsüz/düşündürücü acı gerçeğimiz : Kendimize yetecek Sivil-Askeri Yüksek (Nükleer) Teknolojiyi üretecek insanlarımızı yetiştirmenin yanında ; Ülkemizin kalkınması-refaha kavuşturulması için ihtiyacımız olan mali kaynağı kendi imkanlarımızla sağlamadan ; Batının istediği kadar siyasal bağımsız, müsaade ettiği kadar İslam’ı yaşayacak, istediği kadar gençlerimizi (kendi değerlerimizle) eğitebilecek ve (moda/çağdaşlık adı altında!) istedikleri kıyafetleri giyeceğiz.
Resim : Tarafımızdan hazırlanmıştır.
(*)Kaynak : 17 Ocak 1920 / Akşam Gazetesi, 1.sy. (Türkiye Sulhünde İngiliz Nokta-i Nazarı.) Taymis’in (Times) son gelen nüshasında bize dair mühim bir makale.
Not : Gazetedeki yazı, tarafımızca Latin harflerine çevrilmiş; Parantez içindeki açıklamalar kolay okunması için tarafımızca yapılmıştır.



Yorum gönder